“EĞRELTİ OTU”
Bu olay büyük sürgün döneminde yaşandı … Abhaz halkının çoğunu yok eden o trajik sürgünü bilmeyenimiz var mı acaba?
Gerçek nedenini anlatmanın çok uzun süreceği ve bizi konudan oldukça uzaklaştıracağı için derinlere girmeye gerek duymuyorum. Ancak suçlusu her kim olursa olsun , sürgünü yaşamış ve o günleri görmüş yaşlıların anlattığına göre, en buyük neden, insanların birbirilerini izlemeleri olmuş. Başlarına gelen felaketi kabul edemeyerek sürgün yoluna düşenleri, “Ne olursa olsun, öleceksek de birlikte ölelim” diye diğerleri takip etmişler. Tabii bu durumu fırsat bilerek halkı kandıranlar ve soyanlar da az değilmiş. Kötü hava nasıl tüm haşereleri ortaya çıkarırsa, sürgün dönemindeki kara günler de “Gidelim , gidelim !”diye insanaları yola düşürerek geride kalan varlıklarını yağmalayan çürük ruhlu hainleri de aynı şekilde ortaya çıkarıvermişti…Bu lanetli işte, “Sürgünzedeleri Türk teknelerine doldurup denizin ortasına salan ocağı sönesice Wazbek” diye ağıtlar yaktıran , yerin dibine batasıcası Wazbek de tek başına değil elbet… Her yer , halkı kandırarak sürgün yoluna iten namussuzlarla doluydu. Bu hainler , her türlü yolu deneyerek , insanlara sürgüne gitmekten başka cıkar yol brakmıyorlardı. Sonunda bu hainler artık engellenemez hale gelince, açıkça mücadeleye başlandı. Bi takım gençler “Hiç bir yere gitmeyin! Vatanınızı bırakıp nereye gideceksiniz?! Birlikte mücadele edelim! Diye ortaya atıldılar. Dal vadisinde ortaya çıkan Adzınba Danakay da bu gençlerden biriydi. Danakay , güçlü ve korku nedir bilmez bir delikanlıydı, etrafına topladığı köylü gençlerle birlikte soylulara ve kazaklara karşı savaşıyordu. Ardından da Dal vadisine girerek halka-Olanlar oldu, gidenler gitti, ama bundan sonra kimse yerinden kıpırdamasın diye cesaret vermeye başladı.
Savaş! Savaş! Haydı savaşa ! .Başka çaremiz yok diye geride kalan halkı ayağa kaldırdılar. Sayıları her geçen gün giderek artıyor , sürgünden kurtulmal isteyenler kaçıp Danakay’a katılıyorlardı . Halkın büyük kısmının Danakay’a katıldığını gören soylular ise Abhazya dışından sayısız kiralık askerler getirip vadisinde yaşayanların üzerine saldılar. Danakay ve arkadaşlarını ölümüne arıyor, ama halk onları bağrında sakladığı için ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü bulamıyorlardı. Danakay, her şeye rağmen sürgüne gönderilen birilerin bahsini duyduğünda hiç çekinmeden sahile kadar iniyordu . Bir gün; Çegemlilerin sandallara bindirildiğini duyduğünda da onlara yetişerek;-Gitmeyin gençler ölünceye kadar birliktmd savaşalım! Kurtaralım vatanımızı! “diye seslendi. Yine geri dönenler oldu, ama daha fazlasına gücü yetmedi, çünkü bir kez yola düşeni geri döndürmek artık kolay olmuyordu. Ancak bu kez sürgüne giden gençlerin arasında Danakay’ın arkadaşı Şlar Seyit de bulunmaktaydı. Seyt ,- Sayıları bizden çok fazla, mücadeleye değmez Danakay !Boşuna ölmeyelim”diyordu .Bir çoğu korkuyor , korkmayanlar ise ailelerinin ve sevdiklerinin peşinden zorunlu olarak gidiyorlardı. Seyit’in gidişi Danakay”ın kalbine adeta bir ok gibi saplanmıştı. Bu olaydan sonra sekiz yil kadar geçti… Dal vadisinden sürgüne gidenler Trabzon civarındaki sahile yakın yerlerde derme-çatma kulübelerde aç ve susuz yaşamaya çabalıyorlardı. Güçü yetenler şehre gidip, akşama kadar işsiz güçsüz dolaşmaktaydılar. Orada başka sürgünzedelerde karşılaşanlar ise Abhazya’dan yeni bir haber öğrenmeye çalışıyorlardı. Duyduklarına göre de ülkelerinde mücadele hala devam etmekteydi. Ancak hava kararınca hemen geri dönmek zorundaydılar, çünkü gece şehirde kalmaları yasaktı ve gecikirlerse polis onları tutullayıp içeri atıyordu.Bir gün, Dal’lıların yerleştikleri bölgeye gelen bir Türk atlısı, kucağındaki küçük bir sandığa elini koyarak;
-Dal’lılar siz misiniz?Diye sordu
-“Evet biziz “diye merakla etrafını sardılar sesi duyanlar.
Yakında Oçamçıra’dan geldim, oradan Trabzon’a mısır getirdim. Yola çıkmadan önce yardımlarını gördüğüm bazı gençler, şu çekmeceyi, eğer Trabzon yakınlarında iseniz siz Dal’lılara vermemi istemişlerdi, hatta getirip vereceğime dair Allah’a bile yemin ettirdiler. Eğer Dal’dan çıkıp gelenlerdenseniz alın! diyerek küçük sandığı kendilerine uzattı.
Içinde ne var acaba? Kim göndermiş olabilir ki?diye her biri kendi aralarında konuşurlarken en uzakta bulunan yaşlı Seydık’ın sesi hepsini sustururerdi.
Seyit! En yakındaki sensin. Aç bakalım şü çekmeceyi!
Şlar Seyit yavaşça çekmeceyi açtıktan sonra içindekileri teker teker herkese dağıtmaya başladı. Bir süre sonra her birinin elinde birer adet başörtüsü vardı. Zaten çekmecede başka bir şey yoktu ki. Artık durum anlaşılmış, ne diyeceklerini bilemeden şaşkınlık içinde birbirilerine bakmaktaydılar. Sadece yaşlı Seydık.
Duşman da olsa anlardı kimin gönderdiğini…dedi derin bir iç çekerek. Sonra dönüp ellerindeki başörtülerini çöktan yere atmış olan gençlere seslendi.
Gördüğüm kadarıyla başörtülerin geldiğini çözmüşsünuz ! Vatanımızı satan hainlere aldanarak , ülkemizi bıraktık , ama cennetin peşindeyken cehenneme düştük.. Bu başörtülerini yere atmak şimdi kolay , ama asıl olan o değil , önemli olan , daha yola çıkarken “Gitmeyin birlikte savaşalım” diye yırtınan kahraman Danakay ‘ın sözlerini hatırlamaktır. Bu yüzden burada kalamayiz, gücü yeten herkes Abhazya’ya!
Haydi gençler Abhazya’ya ! Bu başörtülerini de kaldırın !Onlar orada sizin bayrağınız olsun . Bu bez parçaları, ya bayrak , ya da başörtüsü olacak bizler için. Danakay da bunu anlatmak için göndermiş zaten!”
Doğru söylüyorsun, hemen yola çıkalım!” Diye haykırdı Adgur ismindeki bir delikanlı.
-Başörtüsünü kadınlar giyer, bunca başörtüsünü ne yapacağımızı görmek için gönderdiler , gelin dönelim Abhazya’ya , zaten burada bizim için hayir yok! Diyordu bir başkası da…
Iyi söylersiniz de, nereye gideceğiz? Yakın zamanda oradan gelen Abuhba’nın söylediklerini unuttunuz mu? Soylular hepimiz evlerini yakıp kül ettikten sonra, aralara yabancıları yerleştirip tütün yetiştiriyorlarmış. Şimdi geri dönsek bile topraklarımızı kim bize verecek? Delirdiniz mi siz? Diye söyleniyordu.
-Ayrıca yakında Abhazya’ya geri dönem Yeşıra’lıların başlarına gelenleri Trabzon pazarında Laz Osman’dan duymadınız mı?
Evet, evet !Laz Osman’ın anlattıkları içler acısı. Abhazya sahilleri kordon altındaymış, hiç kimseyi bırkmıyorlarmış, sahile ayak basanlar tutuklanma falan bile almadan aracıkta öldürülüyormuş. Zavallı Yeşıra’lılara da öyle olmuş. Sandallarına kuşatan sahil korumaları tamamını katletmişler. Bence bu duruma dönmek hepten akıl dışı!”
Eskiden nerede görurlerse üzerine basıp, ezip geçtikleri bu zararlı ot, şimdi vatanlarının kokosunu kendilerine getiren nadide bir çiçek gibi elden ele dolaşıyordu ve artık kaybolan umutları da yeniden canlanmış gibiydi. Abhazya’ya dönuş akıl dişidır, diyen yaşlı adam bile.
Dönelim evlatlarım, dönelim! Öleceksek de bari vatanamızda ölelim . Gidelim, savaşalım orada ! Öldürseler de vatan toprağına gömülürüz. Gidelim!diye sesleniyordu.
Niye ölelim ki? Savaşırız !diyordu Seyit de.
Gizlice karaya çıkar , gider Danakay’a katılırız , haydi Abhazya’ya !”
Derhal kulübelerini yıkıp hızla toparlandılar, kadınlar ise çocuklarını sıkıca giyindirip kucaklarına almışlardı bile.
Artık yola çıkmaya hazırdılar.
Abhazya’ya ! Can vatanlarına!
